Edinburgh Gezi Notları
Edinburgh Gezi Notları yazımıza şehre girişimizle başlayabiliriz. Edinburgh şehrine tren istasyonundan 29 Ağustos 2016 sabahı girişimizi yaptık. Tren istasyonundan çıkıp otelimizi arayalım diye düşünürken Princes Street çıkışından çıkıp direk karşımızda otelimizi görünce çok rahatladık 🙂 Hemen otelimize bavullarımızı koyup dışarı çıkmaya karar verdik, otelimiz son derece sade ve temiz bir oteldi, kesinlikle tavsiye ediyoruz.
Şehir Yorumları
Şehirle ilgili ilk söylenmesi gereken, Edinburgh Avrupa’nın en güzel manzaralı şehirlerinden biri. Karanlık siyah yapıları, kalesi, gotik kiliseleriyle ilk vardığınızda sizi de etkileyecektir. Biz ilk olarak şehrin sokaklarında dolaşalım ve havasını koklayalım istedik. Bu sebeple Old Town’a doğru yola koyulduk. Şehir içinde birçok yere yürüyerek gidebilirsiniz, ama uyarmadı demeyin, her yerde dik yokuşlar ve uzun uzun merdivenler var. Yani aslında epey yorucu olabiliyor gezmesi. İsterseniz siz otobüs hatlarını araştırabilir ve şehrin her noktasından geçen otobüsleri kullanabilirsiniz. Otobüs biletini direk şoförden temin edebiliyorsunuz.
Old Town içerisindeki en önemli kısım Edinburgh kalesi şüphesiz. Kalenin dibine varıp aşağı doğru yürüdüğünüz zaman Royal Mile denen yolu yürümüş oluyorsunuz ve şehrin tarihi merkezi burası. Yol üzerinde katedraller, gotik kiliseler, hediyelik eşya dükkanları sizi bekliyor.
İlk günümüzü tarihi yapıları gezerek geçirdikten sonra Harun internetten araştırdığı bir mekana girmek istedi. Camera Obscura isimli bir illüzyon müzesi bulmuş ve genelde yorumların çok iyi olduğunu görünce ilgisini çekmiş. Kalenin hemen dibinde yer alan Camera Obscura mekanını görünce benim ilk tepkim “aman iki tane şişman ve zayıf gösteren ayna koymuşlardır, girmesek mi” oldu ama Harun’un ısrarları sonucunda girmeye karar verdik.
Bilet 15 sterlin, Öğrenciye 12,5 yanlış hatırlamıyorsam. En üst katta bir adet gösteri izleyebileceğimizi ve sonra katları gezebileceğimizi söylediler. Fiyatı pahalı ve benim beklentim oldukça düşüktü açıkçası, en üst kata çıktık ve gösteriyi izlemeye başladık.
Çok fazla spoiler vermek istemem, fakat diyebilirim ki ben bir müzede hiç bu kadar eğlenmemişimdir sanırım. Son derece keyifli ve komik gösteriyi izledikten sonra (şehir manzarasını yansıtıyorlar ve bir pano üzerinden yansımayı izliyorsunuz, rehber de detaylarını anlatıyor) aşağı katlara inerek sırayla gezmeye başladık.
Bine 6 katlı ve asansör yok, tüm Edinburgh’da olduğu gibi burada da sağlam bir yorgunluğa hazır olun 🙂 Fakat gerçekten söylemeliyim ki oyunlardan göz yanılmalarına, hareketli odalarda kendinizi kaybetmekten çok eğlenceli fotoğraf çekimlerine kadar inanılmaz keyifli vakit geçirebileceğiniz bir yer burası, maddi olarak sıkıntılı değilseniz kesin ama kesin girmelisiniz. Çalışan herkes de son derece sempatik ve komik. Ayrıca binanın en üst katlarında da epey güzel bir balkon manzarası var, gidip fotoğraf çekinebilir ve izleyebilirsiniz.
Buradan çıkarken gerçekten çok şaşkındık, bu kadar eğlenmeyi beklemiyorduk. Üstelik akşam 9’a kadar da açık, mutlaka uğrayın.
The Hub Festivali (Edinburgh International Festival)
Edinburgh Gezi Notları konusundan bahsederken festivalden bahsetmemek olmaz tabi ki. Biz bu mekandan ayrıldıktan sonra şansımızın çok yaver gitmesi sonucu anladık ki tam da bizim birinci gecemiz, şehrin büyük The Hub festivalinin son günüymüş, bu yüzden gece Edinburgh kalesinde havai fişek gösterileri yapılacakmış. Festival sebebiyle şehir inanılmaz kalabalıktı, her ülkeden insanlar festivale katılmaya gelmişlerdi.
Havai fişek şovunu en iyi izleme yerinin National Gallery önündeki yol olduğunu öğrenip oraya indik. Yol tamamiyle insanlar tarafından kapatılmıştı, herkes içkilerini atıştırmalıklarını almış yolun ortasına yerleşmişlerdi. Biz de hemen bir kaldırım kenarı bulduk ve oturup beklemeye başladık.
Önce 3-4 renkli patlama ile başlayan şov, National Gallery’den gelen klasik müzik eşliğinde tüylerimizi diken diken ederek tam 1.5 saat sürdü! İstanbul’da yaşayan insanlar “biz hep görüyoruz” diye düşünebilir, ama inanın bu bambaşkaydı.
Arthur’s Seat Macerası
İkinci günümüzde bir çılgınlık yapalım ve Edinburgh’un en önemli atraksiyonu Arthur’s Seat’i görelim dedik. Şehrin merkezinde olmadığı için biraz yürümeniz veya otobüse binmeniz gerekecek. Biz yürümeyi tercih ettik. Çimenlikli bir parka varınca (HolyRood Parkı) geldik heralde birkaç basamak çıkacağız diye düşünürken anladık ki, bu yapı BİR DAĞIN TEPESİNDE. Evet bildiğiniz bir dağı tırmanmanız gerekiyor. Size yapabileceğimiz en iyi tavsiye, tırmanmaya başlamadan alanın etrafında yürüyün, çünkü biz yanlış bir tepeye bir saat tırmandıktan sonra Arthur’s Seat’in diğer tepede olduğunu gördük ve uzun çabalarla inip tekrar tırmandık, bu yüzden alanı iyice gezip anlamadan tırmanmaya ilk bulduğunuz yerden başlamayın.
İskoçya’nın o dağ manzarasına baka baka kendimizi motive ettik ve saatlerce tırmandık. Harun’a İskoç eteğini giydirip gayda da çaldırdık ve kendimizi tam olarak şehrin havasına bürünmüş bulduk 😀 Eğer azmeder ve Arthur’s Seat’e kadar giderseniz, ki biz başardık, orada efsane bir manzara sizi bekliyor. Fotoğraflar çekebilir, kayalıklara oturup keyfini çıkarabilirsiniz. Dönerken ise arka taraftaki nispeten daha düz ve kolay patikayı takip edebilir, düz yola indikten sonra 500 metre yürüyüp en yakın otobüs durağından şehir merkezine ulaşabilirsiniz. Epey yorucu ama çok keyifli bir tecrübe.
Şehre vardıktan sonra biraz dinlendik ve müze/galeri gezme safhasına geçtik. Arada İtalyan restoranlarında yemek araları da verdik tabi.
Yeme-İçme
Edinburgh Gezi Notları yazımıza yeme içme ile devam edelim. Yeme içme konusunda bize çok hitap eden bir yer değil Edinburgh, ama aslında farklı ülkelerin yerel restoranlarını rahatlıkla bulabileceğiniz için çok sıkıntı çekmezsiniz. Domuz eti sevenler için çok meşhur bir domuz restoranı var (Oink).
Edinburgh kalesinden merdivenle aşağı inince Grass Market diye bir cadde var, biraz ileride Cowgate caddesiyle birleşen bu caddede, Mary’s Milk Bar diye bir mekan var, dondurmacı. Burada dondurma yemeden geri gelmeyin. Gerçekten denediklerinizin hiçbirine benzemeyecek. Sürekli sıra oluyor ve içerideki çalışanlar biraz suratsız ama hiçbir şeyin önemi yok, mutlaka mutlaka deneyin deriz (erken kapatıyor dikkatli olun).
Daha sonra Cowgate caddesinde büyük kapıyı görüp tüm caddeyi saran barlar ve kafelerle dolu bu yolu yavaş yavaş yürüyerek gezinmemizi tamamladık.
Gece ise yeni şehri biraz görmek istedik ve zaten daha önce de epey dolaştığımız Princes Street’in arka sokaklarına girdik, gece hayatını tecrübe ettik.
Tarihi yapıların, katedrallerin, kiliselerin detayını aşağıda anlatacağım, genel olarak şehri çok sevdiğimizi söylemek isterim. Tek kötü tarafı çok erken saatte birçok restoran, kafe, dükkanların kapanması, akşamları biraz can sıkıcı olabiliyor yani. Bu yüzden mümkün olabiliyorsa Edinburgh gezinizi festival zamanlarına denk getirmeye çalışın, akşamları daha kalabalık ve işlek bir şehirle karşılaşırsınız.
Yolunuz United Kingdom içerisinde bir şehre düşerse, Edinburgh’a bir iki gün uğramadan dönmeyin deriz. Edinburgh Gezi Notları yazımızdaki tecrübelerimizin faydalı olmasını dileriz. İyi gezmeler.









